22 Kasım 2011 Salı

Adam (,) kokar

Bi koku var. Bekar /öğrenci erkek evlerine mahsus. Kesif ,adamsı. Herhangi bir kadının olduğu bir evde, kadının koku kullanımına göre farklılık gösterir baskınlığı. O kadar birbirinin aynıdır o kokular, tıpkısı birbirinin. Sanki şişelenmiş bi parfüm gibi, nerede duysam tanırım. Parfüm bile her tende farklı kokar. Hatta bazı adamların üzerinde öyle sinmiştir ki bu koku, yanımdan geçerken rüzgarlarından tanırım. Sadece bi saniyemi alır.  Testosteron kokusu bu, evet. Tüm erkeklerde ortak olarak bulunuyor olmasının başka bi açıklaması yok, olamaz! Hepsi aynı tıraş losyonunu kullanıyor değilse tabi(?). Östrojen kokusunu duyan adamsa görmedim henüz

16 Kasım 2011 Çarşamba

Kumbaraya bencil bi kız attım bugün

           Para biriktirmeye karar verdim. Ulu orta biriken para gözüme iliştiği için aklımı çelmiştir hep. Cebime koysam, elime gelir sürekli. Gün aşırı sayarım kaç para birikti diye. Yahu kardeşim, daha dün saydığın para, hepsi de hatırında! İki gün sonra tekrar bakarken o kumbaraya kendi kendine mi çoğalsın istiyorsun o paralar, ya da para parayı çeker deyimini mi yaşatmak amacın? Ha buldum! Ya biri seni sevindirmek için bi kaç kuruş koyduysa içine, bunu bilmek amaç. Ne ise bilsem de belli etmeyeyim, hem borçlu hissetmem, hem de iyiliğini sürekli başıma kakmamış olur.
            Uzun süre biriktirdim, insan meraklanmıyor değil, haliyle.. Zor gün için mi desem, almak istediğim bir şey için mi desem, uzun süredir hayalini kurduğum gitar için mi? Bilemiyorum. Planını kurduğun şey için biriktirilen para sayılmalıdır aslında. Ne kadar eksik kalmış bilinmeli. Gün sayılmalı, hesap edilmeli. Şu kaknem patrona biraz daha katlan, az kaldı.. Halbuki kumbaranın acil durum için kullanılması gerekir. Afetzedeye yardım gönderilir, sevgilinin bugün öğrendiğin doğum gününe hediye alınır,çok beğendiğin ayakkabı indirime girer, acilen başka şehirleri gezme ihtiyacı duyarsın falan da filan.. Ama daha önceden açılmaz o kumbara, o biriken para sayılmaz. Anahtarı olmamalı kumbaranın, pembe domuzcuk kırılmadan, koklayamazsın tek kuruş! Bir şeyler kırılıp, bozulmalı, muhakkak.
           Öyleyse hiç açılmasın benim kumbaram.. Yardıma yatıracağım paranın 2 lirasını kendime ayırmak istemiyorum. Sevgilime alacağım parfümün fiyatı daha ucuz olsun diye uğraşmak da.. Arkadaşımı başına bi bela geldiğinde ertesi gün onun yanında olmak da.. Hepsi o gün o anda olsun. Eksiksiz, bencilliksiz. Geç kalmasın. Kısmadan, kendime ayırmadan vereyim hepsini. Yarın bir gün param yetmese de, hayattaki tüm birikimi olan kumbarasını, kırmadan tanımadığı hasta bi çocuğa veren çocuk olayım. İçim titremesin paraları verirken, vicdanımı sızlatmasın bencilliğim.       Kim bilir belki bi gün, o hasta çocuk olurum..    



13 Kasım 2011 Pazar

Sadelik

"Receive with simplicity everything that happens to you."  - Rashi

Başınıza gelen her şeyi sadelikle karşılayın.

3 Kasım 2011 Perşembe

Ahh Rosetta


Senin adın rosetta!
Beni adım rosetta.

Bir iş buldun!
Bir iş buldum.

Bir arkadaş edindin!
Bir arkadaş edindim.

Normal bi hayatın var!
Normal bi hayatım var

Boşluğa düşmeyeceksin!
Boşluğa düşmeyeceğim.

İyi geceler!
İyi geceler.


İçinde senin yaşadıklarını izleyen biri var ya da yaşadıklarına sadece seyirci olmayı çok isteyen biri.. Öfkelisin, çabaladığın halde pek de bir şeyler değiştiremedin. Hedefler koydun kendine. İçinde kendi hayatının olmadığı hedefler. Rutinler buldun kendine. Onları hep sevdin. Bu rutinler tüm hayatını kaplasın istedin. Olmadı.. İşe girdin, kovuldun sebepsiz yere. Para biriktirdin, çalındı hepsi bi anda. Hiç biri istediğin gibi olmayınca seyircisi olmaya karar verdin olmak istemediklerinin. Ancak bir izleyici olarak katlanılabilirdi bu yaşantıya! Tıpkı bi film gibi izledin. Etkilenmemeye çalıştın, çektiğin filmden. İzledin, izledin.. O kadar zaman oldu ki, artık filmini bile izlemekten sıkıldın. Filmi bitirmeye karar verdiğinde kızın ölmesi gerekliydi. Tüp gazı açtın. Tıssssss .. -.......! Bir sessizlik.. Tüp bitti, ölemedim bile.. Boşluğun neresindesin?




1 Kasım 2011 Salı

Yalnız ruh

Kendini ancak başkasında bulan, yalnızlığı hazmedemeyen adamlar.. Ruhlarına vücut arar gibi.. Ruhları da kuvvetle şüpheli bi süre sonra..

28 Ekim 2011 Cuma

Kaldırımdaki ayakkabı


 "Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle yürü."                           Kızılderili Atasözü, anonim 
      
Sokakta kaldırım kenarında arkadaşımı, otobüsü ya da sadece zamanın geçmesini beklemek zorunda kalmışsam eğer, oynadığım çok zevkli bi oyun vardır. Başkaları da yapıyordur muhakkak bu yaptığımı fakat benimki oyun haline gelmiş şekli. Önyargı ve hüküm yerine, fikir sahibi olmak ve anlayabilmek var içinde, olduğu kadarıyla... 
           
      İnsan seyretmek çok büyük haz veriyor diğer insanoğluna. Tabi bi amaç etrafında (dikizlemek/ röntgenlemek) odaklanılmadığı sürece:) Yürüyüşünü, duruşu, saçlarını savuruşunu izlemek. Bi kaç adımından sonra omzundan düşen çantasını hep aynı şekilde düzelttiğini görmek. Kollarını sallaması, hareketlerinin hızı. Birini ister bi kaç dakikalığına, ister bi saatliğine takip edeyim, müspet sonuçlar elde edebiliyorum, inan! Onun içindir ki, derler ya ilk izlenim önemlidir diye. Küçümsenen saniyelerin, esasen hayat memat meselesi olduğunun kanıtıdır bu. Zamanla anladım ki, onları izlemek bi o kadar da onlardan gizli yapmam gereken bir şeydi. Onların da benim ki gibi gözleri, hisleri olduğunu unutmuştum. Görünmez de olamayacağıma göre, başka yolunu bulmalıydım. İzlenirken duydukları rahatsızlığı duymamaları gerekliydi. Bakışlarımız çakışmadan nasıl becerebilirdim ki bunu? Farkettirmeden, kısa sürede bitirmeliydim bu işi. Dış görünüşü özetleyen yani kişinin yaşamına özet getiren bi nokta. Olmalıydı, ama nerede?

      Sonra bi gün kaldırımın kenarındaki duvarda otobüs beklerken keşfettim, o basit gerçeği.. Ayaklar! Ayakkabılar! Hayatın özeti tam da bu yöndeydi, daha doğrusu ayakkabılarda. Şık ayakkabılar, spor ayakkabılar. Topuklusu, ruganı, renklisi, siyahı, eskisi, boyalısı, sandaleti, çizmesi.. Her neyse işte. Ayakkabıları izlemeye başladım. Sürekli yere bakarken, düşünceli insan görünümümle, izleyici tehlikesi oluşturmuyorum onlar adına. Böylelikle göz göze gelmeden, bakışlarla dışlanmadan, istediğim kadar gözlem yapıyorum, her bir çift adımın farklı bi dünyayı anlattığını bilerek...






Sonbaharlı klip

        Ayakta durup volta atmaktan yorulmuşken. Merdivenin bir kenarı çöküverdim. Dirseklerimi dizlerime koyup ellerimi kavuşturdum birbirine. Sıkıca sarıldılar birbirlerine yeterince üşümüş iken. Sonra gövdemi dikleştirip kafamı kaldırdım yukarıya. Gökyüzüne bakmayı severim. Ama başını kaldırdığım anda gözümün önüne gelen berrak bi gökyüzü ve hışırdayan görüntüsüyle gövdesi görünmeyen sarı yapraklı bi sonbahar ağacıysa zevkim bin beş yüz katına çıkar. Baktım baktım. Sakince. Konuşan birinin gözlerinin içine bakar gibi baktım. İlgiyle baktım, dikkatlice. Yapraklarla göz göze bile geldim. O sırada fonda hafiften bi gitar sesi. Tatlı tatlı çalıyordu. Tek tek, her ses ayırt ediliyordu. O kadar yalındı. Kendimi sonbaharlı bi klibin içinde sandım. Bi kaç saniyeliğine gözlerimi bile kapattım. İçimden hafif, güzel şarkılar geçti. Kırsal bölgeler, sarı kırmızı yeşil sonbahar yaprakları... Kalın paltomun üzerinden rüzgarlar geçti. Bunlar toplamda on saniyede olup da biterken, büyük akıllılık ettiğimi anladım.      
         Gitarcı çocuk yanlış notaya bastı. Baştan denedi, yine yanlış oldu. Sonra da sustu. Çok hayal kurmuşum yine. Ne klip varmış ortada, ne kırsal alan.. Sadece kütüphane merdivenlerinde oturuyormuşum. Gitar çalan da dünya yıldızı değil, gitar dersi bekleyen bi çocukmuş.