4 Ekim 2012 Perşembe

Parlayan deniz

Eğer uzun sayılacak bi otobüs yolculuğuna çıkarsan, tek başına. Işık yakıyorsa hala gözlerini akşam üzeri.  Dışarıdan gelen rüzgâr serinletmiyorsa. Otobüs sabit hızla giderken, kulağına rüzgârla birleşen donuk bir ses yapışıyorsa. Pencereden izlerken güzel denizi, üzerine güneş ışığı vururken, parlayan bir sürü çift göz görmüş gibi huzurlu oluyorsan.

Öylece sonsuza kadar gitmek isteyeceksin..

Heveslenme, sürmeyecek. Bitecek..

Yan koltuktaki kadın çocuğunu kucağına alacak otobüsten inecek, yanına kapkara olmuş işçi bi amca oturacak, şapkasıyla oynayacak, Darıca 1 diyecek, ineceksin. Amcanın yüzüne, gözlerine bakmayacaksın. Belki parıldayan bir çift gözü vardı. Göremeyeceksin. Hiç.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Tek bir olay

Bir şey her şeyi yıkmış değil. O bir şey her şeyin özeti sadece. Özetin özü kısalık değil midir? Karar vermek için birden fazla özete gerek niye? Her özet aynı bütünü anlatmıyor mu nasılsa? Her özet ayrı bir heyecan, belki bu kez başka bir bütüne götürür umudu ile...

11 Eylül 2012 Salı

Buzlu laflarım var

Söyleyeceklerimi biraz bekletmem gerekiyor.
Bir gün önceden suda ıslattığım laflarımı,
ateşte haşladım bir süreliğine.
O da yetmedi,
azar azar kullamak için derin dondurucuya koydum, her birini.
Zamanı gelince tüm büzüşmüş laflarımı kısık ateşte ısıttım,
buzlarından arındırdım.
Tamamen çözülürlerse ne alâ,
inat ederlerse kimsenin ağzına laf vermiyorum.



10 Eylül 2012 Pazartesi

Hayatın sesi


Hayat dediğimiz bundan ibaret:
manasızlığımızın sessizliğini susturmak için,
televizyonun sesini sonuna kadar açmak.
Televizyonun içine de girememek, onla gerçekten ilgilenmemek,ama
en azından iki manasızlığın arasını doldurmak,
manasızlığın sesini bastırmaktır.
çoğunluk"

31 Ağustos 2012 Cuma

Roldeyim, peki


Rol yapmak her şeydir. Hayatta kalabilmenin tek yoludur. Gülmediğimde çok sık ağladığımda, hıçkıra hıçkıra mutlaka mutsuzumdur. Öyle diyolar.. Hani sevinçten de ağlanırdı. Bir şeyleri çözmenin mutluğundan ağlıyor olamaz mıyım? Ağlamamalıymışım, bir derdim mi varmış? Ne derdim varmış ki? Bu dünyada yaşamak zorunda olmak gibi çok büyük bir derdim var mesela.. Deniyorum sırf onları susturmak için.. Ne oldu kızım, canım evladım? Başına kötü bir şey mi geldi, bir halt mı yedin? Ay çocuk delirdi mi yoksa? Sonra başka bir yöntem denemeye başladım. Onların denediğini düşündüğüm  yöntemi. Rol yapmayı, mış yapmayı, gibi olmayı. Evet mutluyum diyen insanlar nasıl davranıyor. En çok da gülümserler değil mi. Ağzı kulaklarında cinsinden gülerler hep. Tahmin ediyordum, öyle bi an oluyor ki herkesin kendini yalnız hissettiği bir an. Bazen tek başına bir dolmuşa bindiğinde pencereden binalara bakarken gelir bu his, sevgilisi arabadan inip hızlıca yolun karşındaki büfeden sigara alıp dönerken sevgilisi çok yabancı geldiğinde olur bu his, kardeşinin yeni tanıştırdığı iş arkadaşlarıyla aynı masadayken sohbete giremediğin bir anda kardeşinin de onlar uzak bulduğunda kapıldığın his, yolda yürürken terliğin koptuğunda öfkelenip lanet etmeden önce yaşadığın şaşkınlıktır bu his. Zamanın durduğu ya da daha doğrusu zamanın olmadığı andır, sana bunları hissettiren. Zamanın olmadığı anları hepimizin yaşadığını, mutlu olma rolü yapmaya başladıktan sonra ispatlamış oldum kendime. Hepimiz bu anları yaşayıp inkar ediyoruz çoğu kez mutluluk taklidi altına sığınarak. Düşünmüyoruz üzerine böylelikle onlardan daha çabuk kurtulduğumuzu zannedip mutlu olmaya devam ediyoruz. Aklımıza bu tarz sapkınca fikirleri sokmuyoruz. Kahkaha atıyoruz, birilerine sarılıyoruz, onları çok sevdiğimizi söylüyoruz. Mutluyuz ya?
Madrugada-salt 2.44’-3.12’

17 Ağustos 2012 Cuma

"Çok"


Çok yakışıklı adam var… “Çok”, yakışıklı olma seviyeleri değil, sayıları! Peki çirkinler mi? Hayır! Fena değiller ama çok yakışıklı da değiller…  Peki, çok güzel ya da çokça güzel kız gördün mü? Cevap yine hayır! Fakat bunun sebebi belki de algıda seçiciliktir.. Ne kadar ayıp!

Maalesef hepsi birer, maço"luk, kıro"luk, kasıntı"lık, concon"luk abidesi.. Bu yüzden hiç birine insanın bi daha bakası gelmiyor.. Aklımdan geçiriyorum o sırada bu memleketteki erkeklerin en az yarısı iyi görünebilecekleri halde kendilerini bu kisveler altında zaten harcıyorlar.. Diyorum ki, bi ellerinden tutsam, gel bakalım sana güzel bi imaj yaratalım desem ama fikri bi imaj bu.. Kendilerini bulurlarsa zaten kıyafet dediğin yansıma.. O zaman belki birileri gibi giyinmekten, bir gruba dahil olmaktan çok, kendilerine has yanı bulacaklar ve zaten sonrası gelecek..tabi olmuyor bunların hiçbiri.. Hepsinin elinden tutmama imkan yok..

Sonra diyorum eğer bütün dünyanın güzel olarak kabul ettiği bi yapıyı, bi doğa güzelliğini görsem, hayatımda kaç kez görebilirim ki.. Bir çoğunu bir kez, herhalde.. Hatta bir kez görebilmek gayet yeterli olurdu.. Öyleyse neden sokakta gördüğümüz güzel kadınların, güzel erkeklerin peşinden koşalım ki.. Onlar da tıpkı güzel bi yer gibi yeryüzüne ait varlıklar değiller mi? Kaç kişi tutturmuştur ki, her gün Swallows'a paraşütle atlamak isterim, Eiffel'i bahçeme koymak isterim, Everest'i her gün penceremden göreyim diye.. Ama olmuyor.. Çok güzel şeyler, neredeyse bir kez.. Güzel insanları da yeryüzündeki güzellikler gibi algılarsak hiç sorun kalmayacak.. Hiçbiriyle el ele tutuşmanın, sinemaya gitmenin, sarılmanın hayalini kurmayacağız tıpkı güzel yerlerle bunları yapmanın hayalini kurmadığımız gibi...

As'lolan fikrimizde tutabilmek birini, bu yüzden görüntüsüne değil "kendine has"lığına önem vereni kovalamak gerek gençler..

31 Temmuz 2012 Salı

Görünen utanç

Ne kadar da hevesliydiler beni utanmış görmeye.. Utandığımı belli etmek istemesem de gözlerime dik dik bakarlardı, dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümse kondururlardı, sadece bana gösterdikleri cinsten.. Hepsi birbirinin aynıydı, hep beraber sözleşmişlerdi sanki gözlerimin derinliklerindeki utancımı bulacaklarına..

Dik dik bakarlardı gözlerime, öyle ki bir süre sonra onların utançları bile benim gözlerimde birikirdi.. Bu yüzden hiç tereddüt etmediler, bulacaklarından..