Başıma kötü bir şeyler gelse de, kendimi daha da sıradan hissetsem diye bekliyorum.. Uzun zamandır..
29 Eylül 2012 Cumartesi
Tek bir olay
Bir şey her şeyi yıkmış değil. O bir şey her şeyin özeti sadece. Özetin özü kısalık değil midir? Karar vermek için birden fazla özete gerek niye? Her özet aynı bütünü anlatmıyor mu nasılsa? Her özet ayrı bir heyecan, belki bu kez başka bir bütüne götürür umudu ile...
11 Eylül 2012 Salı
Buzlu laflarım var
Söyleyeceklerimi biraz bekletmem gerekiyor.
Bir gün önceden suda ıslattığım laflarımı,
ateşte haşladım bir süreliğine.
O da yetmedi,
azar azar kullamak için derin dondurucuya koydum, her birini.
Zamanı gelince tüm büzüşmüş laflarımı kısık ateşte ısıttım,
buzlarından arındırdım.
Tamamen çözülürlerse ne alâ,
inat ederlerse kimsenin ağzına laf vermiyorum.
Bir gün önceden suda ıslattığım laflarımı,
ateşte haşladım bir süreliğine.
O da yetmedi,
azar azar kullamak için derin dondurucuya koydum, her birini.
Zamanı gelince tüm büzüşmüş laflarımı kısık ateşte ısıttım,
buzlarından arındırdım.
Tamamen çözülürlerse ne alâ,
inat ederlerse kimsenin ağzına laf vermiyorum.
10 Eylül 2012 Pazartesi
Hayatın sesi
Hayat dediğimiz bundan ibaret:
manasızlığımızın sessizliğini susturmak için,
televizyonun sesini sonuna kadar açmak.
Televizyonun içine de girememek, onla gerçekten ilgilenmemek,ama
en azından iki manasızlığın arasını doldurmak,
manasızlığın sesini bastırmaktır.
çoğunluk"
31 Ağustos 2012 Cuma
Roldeyim, peki
Rol yapmak her
şeydir. Hayatta kalabilmenin tek yoludur. Gülmediğimde çok sık ağladığımda, hıçkıra hıçkıra mutlaka mutsuzumdur. Öyle
diyolar.. Hani sevinçten de ağlanırdı. Bir şeyleri çözmenin mutluğundan ağlıyor
olamaz mıyım? Ağlamamalıymışım, bir derdim mi varmış? Ne derdim varmış ki? Bu dünyada
yaşamak zorunda olmak gibi çok büyük bir derdim var mesela.. Deniyorum sırf
onları susturmak için.. Ne oldu kızım, canım evladım? Başına kötü bir şey mi
geldi, bir halt mı yedin? Ay çocuk delirdi mi yoksa? Sonra başka bir yöntem
denemeye başladım. Onların denediğini düşündüğüm yöntemi. Rol yapmayı, mış yapmayı, gibi
olmayı. Evet mutluyum diyen insanlar nasıl davranıyor. En çok da gülümserler
değil mi. Ağzı kulaklarında cinsinden gülerler hep. Tahmin ediyordum, öyle bi
an oluyor ki herkesin kendini yalnız hissettiği bir an. Bazen tek başına bir
dolmuşa bindiğinde pencereden binalara bakarken gelir bu his, sevgilisi
arabadan inip hızlıca yolun karşındaki büfeden sigara alıp dönerken sevgilisi
çok yabancı geldiğinde olur bu his, kardeşinin yeni tanıştırdığı iş
arkadaşlarıyla aynı masadayken sohbete giremediğin bir anda kardeşinin de onlar
uzak bulduğunda kapıldığın his, yolda yürürken terliğin koptuğunda öfkelenip
lanet etmeden önce yaşadığın şaşkınlıktır bu his. Zamanın durduğu ya da daha
doğrusu zamanın olmadığı andır, sana bunları hissettiren. Zamanın olmadığı
anları hepimizin yaşadığını, mutlu olma rolü yapmaya başladıktan sonra
ispatlamış oldum kendime. Hepimiz bu anları yaşayıp inkar ediyoruz çoğu kez
mutluluk taklidi altına sığınarak. Düşünmüyoruz üzerine böylelikle onlardan
daha çabuk kurtulduğumuzu zannedip mutlu olmaya devam ediyoruz. Aklımıza bu
tarz sapkınca fikirleri sokmuyoruz. Kahkaha atıyoruz, birilerine sarılıyoruz,
onları çok sevdiğimizi söylüyoruz. Mutluyuz ya?
Madrugada-salt 2.44’-3.12’
Etiketler:
an,
his,
mutluluk,
rol yapmak
17 Ağustos 2012 Cuma
"Çok"
Çok yakışıklı adam var… “Çok”, yakışıklı olma seviyeleri
değil, sayıları! Peki çirkinler mi? Hayır! Fena değiller ama çok yakışıklı da
değiller… Peki, çok güzel ya da çokça
güzel kız gördün mü? Cevap yine hayır! Fakat bunun sebebi belki de algıda
seçiciliktir.. Ne kadar ayıp!
Maalesef hepsi birer, maço"luk, kıro"luk, kasıntı"lık, concon"luk abidesi.. Bu yüzden hiç birine insanın bi daha bakası gelmiyor.. Aklımdan geçiriyorum o sırada bu memleketteki erkeklerin en az yarısı iyi görünebilecekleri halde kendilerini bu kisveler altında zaten harcıyorlar.. Diyorum ki, bi ellerinden tutsam, gel bakalım sana güzel bi imaj yaratalım desem ama fikri bi imaj bu.. Kendilerini bulurlarsa zaten kıyafet dediğin yansıma.. O zaman belki birileri gibi giyinmekten, bir gruba dahil olmaktan çok, kendilerine has yanı bulacaklar ve zaten sonrası gelecek..tabi olmuyor bunların hiçbiri.. Hepsinin elinden tutmama imkan yok..
Sonra diyorum eğer bütün dünyanın güzel olarak kabul ettiği bi yapıyı, bi doğa güzelliğini görsem, hayatımda kaç kez görebilirim ki.. Bir çoğunu bir kez, herhalde.. Hatta bir kez görebilmek gayet yeterli olurdu.. Öyleyse neden sokakta gördüğümüz güzel kadınların, güzel erkeklerin peşinden koşalım ki.. Onlar da tıpkı güzel bi yer gibi yeryüzüne ait varlıklar değiller mi? Kaç kişi tutturmuştur ki, her gün Swallows'a paraşütle atlamak isterim, Eiffel'i bahçeme koymak isterim, Everest'i her gün penceremden göreyim diye.. Ama olmuyor.. Çok güzel şeyler, neredeyse bir kez.. Güzel insanları da yeryüzündeki güzellikler gibi algılarsak hiç sorun kalmayacak.. Hiçbiriyle el ele tutuşmanın, sinemaya gitmenin, sarılmanın hayalini kurmayacağız tıpkı güzel yerlerle bunları yapmanın hayalini kurmadığımız gibi...
As'lolan fikrimizde tutabilmek birini, bu yüzden görüntüsüne değil "kendine has"lığına önem vereni kovalamak gerek gençler..
Maalesef hepsi birer, maço"luk, kıro"luk, kasıntı"lık, concon"luk abidesi.. Bu yüzden hiç birine insanın bi daha bakası gelmiyor.. Aklımdan geçiriyorum o sırada bu memleketteki erkeklerin en az yarısı iyi görünebilecekleri halde kendilerini bu kisveler altında zaten harcıyorlar.. Diyorum ki, bi ellerinden tutsam, gel bakalım sana güzel bi imaj yaratalım desem ama fikri bi imaj bu.. Kendilerini bulurlarsa zaten kıyafet dediğin yansıma.. O zaman belki birileri gibi giyinmekten, bir gruba dahil olmaktan çok, kendilerine has yanı bulacaklar ve zaten sonrası gelecek..tabi olmuyor bunların hiçbiri.. Hepsinin elinden tutmama imkan yok..
Sonra diyorum eğer bütün dünyanın güzel olarak kabul ettiği bi yapıyı, bi doğa güzelliğini görsem, hayatımda kaç kez görebilirim ki.. Bir çoğunu bir kez, herhalde.. Hatta bir kez görebilmek gayet yeterli olurdu.. Öyleyse neden sokakta gördüğümüz güzel kadınların, güzel erkeklerin peşinden koşalım ki.. Onlar da tıpkı güzel bi yer gibi yeryüzüne ait varlıklar değiller mi? Kaç kişi tutturmuştur ki, her gün Swallows'a paraşütle atlamak isterim, Eiffel'i bahçeme koymak isterim, Everest'i her gün penceremden göreyim diye.. Ama olmuyor.. Çok güzel şeyler, neredeyse bir kez.. Güzel insanları da yeryüzündeki güzellikler gibi algılarsak hiç sorun kalmayacak.. Hiçbiriyle el ele tutuşmanın, sinemaya gitmenin, sarılmanın hayalini kurmayacağız tıpkı güzel yerlerle bunları yapmanın hayalini kurmadığımız gibi...
As'lolan fikrimizde tutabilmek birini, bu yüzden görüntüsüne değil "kendine has"lığına önem vereni kovalamak gerek gençler..
31 Temmuz 2012 Salı
Görünen utanç
Ne kadar da hevesliydiler beni utanmış görmeye.. Utandığımı belli etmek istemesem de gözlerime dik dik bakarlardı, dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümse kondururlardı, sadece bana gösterdikleri cinsten.. Hepsi birbirinin aynıydı, hep beraber sözleşmişlerdi sanki gözlerimin derinliklerindeki utancımı bulacaklarına..
Dik dik bakarlardı gözlerime, öyle ki bir süre sonra onların utançları bile benim gözlerimde birikirdi.. Bu yüzden hiç tereddüt etmediler, bulacaklarından..
Dik dik bakarlardı gözlerime, öyle ki bir süre sonra onların utançları bile benim gözlerimde birikirdi.. Bu yüzden hiç tereddüt etmediler, bulacaklarından..
22 Temmuz 2012 Pazar
Terk edilen çocuk
Yıllar önce günün birinde bir bebek gelmiş dünyaya. Şimdiden ya 15 ya 20 bilemedin 25 yıl önce.. O dünyaya gelmeden önce anne ve babası uzuunca düşünmüşler..
Bu çocuğu biz yaptık ama peki masraflarını nasıl karşılayacağız, nasıl büyüteceğiz onu.. Dünyaya getirmekle bitse iş.. ya sonrası? Elbette, onu sevmiyor değiliz, henüz doğmamış da olsa, ama biz onun ihtiyaçlarını karşılayamadığımız anda bizim onu sevmediğimizi düşünmeyecek mi ki? Biz her zaman onun yanında olamadığımızda bize kızmayacak mı, kırılmayacak mı? Belki de ondan vazgeçmeye hakkımız olmadığını söyleyecektir.. Bu dünya sizin mi ki, benim burada yaşamayacak olmama karar verebilirsiniz, demeyecek mi? Benim var olmama , bilinçli ya da bilinçsiz siz karar verdiniz ama burada kalıp kalmayacağıma ancak ben karar vermeliyim, derse.. Derse, sorarsa, üzülürse, kızarsa, öyle olursa, böyle olursa..
Anne babası uzunca süre bunlar üzerine düşündü, hepsi üzerine. O ise günden güne bu dünyaya gelmeye daha da yaklaşıyordu. Onun dünyaya geliş planında bir günlük bile bir aksama olmuyordu. anne ve babasının kafasına takılan bunca sorudan sonra, ondan kurtulmayı ,onu başka birine vermeyi ya da kaderine terk etmeyi bile geçirdiler akıllarından.. Sırf bu sorumluluklarla baş edemeyecekleri için, onu çok sevmelerine rağmen terk etmek zorunda kalabilirlerdi.
Bugün bu çocuk, birilerine "ya sev ya terk et" diyor. Ülkesini vatanını çok sevmesinin korumasının göstergesi niteliğinde.. Şimdi ise anne babası yeniden düşünüyor, başkalarına ya sev ya terk et diyen çocuklarını zamanında hangi cami avlusuna terk etmeleri gerektiğini. Çünkü pişmanlar.. Çocuklarını dünyaya getirmek üzerine düşünürken, sevmek ile terk etmenin birbirinin zıttı olmadığını öğretmenin çok zor olacağını düşünemedikleri için.. Sevmeyecek olsalardı da terk edemezlerdi onu sorumlulukları yüzünden ya da terk etseler de vazgeçemezlerdi onu sevmekten..
Memleketteki belki de her çocuk aynı kadere mahkum olduğundan habersiz, bunun gibi laflar ederse, anne babası da aynı hızda pişmanlık duyuyordur herhalde.. Biz çok mantıksız olmasına rağmen seni dünyaya getirme sorumluluğunu üzerimize almışken, neden sen kendi varlıklarını, geldikleri dünyayı sorgulayanlara karşı bu kadar hoşgörüsüz oldun, diye. Ya biz de senin gibi davransaydık, şimdi bu cümleyi kuracak bir sen bile olmayacaktı, diye..
Bu çocuğu biz yaptık ama peki masraflarını nasıl karşılayacağız, nasıl büyüteceğiz onu.. Dünyaya getirmekle bitse iş.. ya sonrası? Elbette, onu sevmiyor değiliz, henüz doğmamış da olsa, ama biz onun ihtiyaçlarını karşılayamadığımız anda bizim onu sevmediğimizi düşünmeyecek mi ki? Biz her zaman onun yanında olamadığımızda bize kızmayacak mı, kırılmayacak mı? Belki de ondan vazgeçmeye hakkımız olmadığını söyleyecektir.. Bu dünya sizin mi ki, benim burada yaşamayacak olmama karar verebilirsiniz, demeyecek mi? Benim var olmama , bilinçli ya da bilinçsiz siz karar verdiniz ama burada kalıp kalmayacağıma ancak ben karar vermeliyim, derse.. Derse, sorarsa, üzülürse, kızarsa, öyle olursa, böyle olursa..
Anne babası uzunca süre bunlar üzerine düşündü, hepsi üzerine. O ise günden güne bu dünyaya gelmeye daha da yaklaşıyordu. Onun dünyaya geliş planında bir günlük bile bir aksama olmuyordu. anne ve babasının kafasına takılan bunca sorudan sonra, ondan kurtulmayı ,onu başka birine vermeyi ya da kaderine terk etmeyi bile geçirdiler akıllarından.. Sırf bu sorumluluklarla baş edemeyecekleri için, onu çok sevmelerine rağmen terk etmek zorunda kalabilirlerdi.
Bugün bu çocuk, birilerine "ya sev ya terk et" diyor. Ülkesini vatanını çok sevmesinin korumasının göstergesi niteliğinde.. Şimdi ise anne babası yeniden düşünüyor, başkalarına ya sev ya terk et diyen çocuklarını zamanında hangi cami avlusuna terk etmeleri gerektiğini. Çünkü pişmanlar.. Çocuklarını dünyaya getirmek üzerine düşünürken, sevmek ile terk etmenin birbirinin zıttı olmadığını öğretmenin çok zor olacağını düşünemedikleri için.. Sevmeyecek olsalardı da terk edemezlerdi onu sorumlulukları yüzünden ya da terk etseler de vazgeçemezlerdi onu sevmekten..
Memleketteki belki de her çocuk aynı kadere mahkum olduğundan habersiz, bunun gibi laflar ederse, anne babası da aynı hızda pişmanlık duyuyordur herhalde.. Biz çok mantıksız olmasına rağmen seni dünyaya getirme sorumluluğunu üzerimize almışken, neden sen kendi varlıklarını, geldikleri dünyayı sorgulayanlara karşı bu kadar hoşgörüsüz oldun, diye. Ya biz de senin gibi davransaydık, şimdi bu cümleyi kuracak bir sen bile olmayacaktı, diye..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)