Başıma kötü bir şeyler gelse de, kendimi daha da sıradan hissetsem diye bekliyorum.. Uzun zamandır..
28 Temmuz 2011 Perşembe
Yarım tablo
Hayatta istediklerini yapmadan, hadi hepsinin günahlarını almayacağım, ayrıca yapamadan biriyle birlikte olmuş, döllenmiş, toplum, aile belki de eş baskısıyla o yumurtayı dünyaya getirmiş insanlar vardır. Bu insanların bazıları gerçekten, doğan bu minik yumurta adına hiç bir hayal kurmazlar esasen. Bu insanların hayali, tüm baskı ve önyargılardan kurtulmak, doğurabilecek kadar yetenekli ve değerli olduklarını gösterecek bir bebek arabası taşımak, yıllardır toplamadıkları/toplayamadıkları ilgiyi 9 aylık şişmiş karınlarıyla toplayabilmektir. Yaratma hayalini kurdukları bir tablo değildir kucaklarında taşıdıkları, yalnızca yarım kalmış, eski bir tablonun küçük parçasıdır. Bu yarım kalmış eski tablo kendi hayatlarından başka bir şey değil. Başka bir doğurgan tarafından yarım bırakılmış bir tablo. Bu öyle bir döngü ki, bir adım sonrakine zarar vereceğini, eksik bırakacağını garanti ediyor. Onlara uzaktan bakınca anlarsınız, tanırsınız hemen. Sanılanın aksine kadın değil hepsi, bir o kadarı da erkektir. Hayatın onlara vermediği, eksik bıraktığı parçaları tamamlamak isterler yaptıkları çocuklarla. Her çocuk hayatla bir rövanş, yeni bir kazanma umududur hayata karşı. Hiç bir zaman kazanamayacakları bir yarışa girerler bilmeden. İlk çocukla başlar her şey. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış derlerdi. Sonra 2, 3, 4....
19 Temmuz 2011 Salı
Yalan evlilik
Hiç tanımadığın bir insan seni gördüğü için mutlu oluyor. Sarılıp, öpüyor yanaklarından. Güzel göründüğünü söylüyor. Hediyeler veriyor sana. Sonra şöyle diyor : “Ömür boyu mutluluklar!!” O anda söylediğine inanır mı bilinmez, senin için de kendi için de mutlu oluyor. Dilekleri ne kadar uzun vadeli, ne kadar çok olursa bir o kadar iyi bir insan olduğunu düşünüyor herhalde. Senin, salondan ayrılmadan önce attığın gelin çiçeğini tutuyor. Evlenip mutlu olacağına inanıyor içten bir şekilde, tıpkı senin gibi… Biriyle evlenmiş olmak bile büyük bir mutluluk vesilesi onun için. Kendinin de başına böylesine bir mutluluk gelmesi için dua ediyor, her gün. Toplamda binlerce kez. Hayatımızdaki her olayın saf mutluluk taşımadığının farkında değil mi, acaba? Peki insanlar bu derece saf olabilir mi? Hayır dediğini duyar gibiyim. Doğru cevap da bu. Tabi ki evrende saf halde bulunan şeyler olabilir, fiziksel olarak. Yine de bunların hiç biri beşeriyete ait değiller. Peki, gayet insani, maddesel yanı olan evlilik neden ona saf mutluluk gibi görünüyor olabilir? Halbuki sen biraz önce damat beye çok sinirlenmiştin, saçlarını istediğin modelde yapmadığı için kuaföre feci bozulmuştun, evliliğini onaylamayıp o gün yanında olmayan babana lanet ediyordun içinden. Birden müzik başladı dans etmeye başladınız, ilk dans. Ne hikmettir ki yüzün aniden aydınlandı, gülümsemeye başladın etraftaki insanlara. Damadın kulağına fısıldadığı her söze çok anlamlılarmış gibi tekrar tekrar gülümsedin. Mutlu olduğundan şüphe etsen bile, kimse fark etmesin istedin bunu. Mutluluk denen şeyin sorgulamamak, şüphe duymamak, akıntıya kapılmanın kendisinden başka bir şey olmadığını kimse öğretmemişti sana. Cümle dışında, tek başına anlamı olmayan edat gibiydi mutluluk. Bana mutluluğun formülünü öğrettiler sandın, sana sadece hiçbir şey yapmamayı öğretmişlerdi. Evet, bu yaşadığın genelde mutluluk diye seslendiğimiz şeydi . Ama mutluluğun kendisi değil.
O uzun gece bitmişti. Hayatımın en mutlu gecesi dedin o geceye. Evlilik ne demekti senin için? “Aşkımın vücut bulması” diye cevaplayabilirsin bu soruyu. “Aşkımın, tutku dolu sevgimin bedeni, evlilik! ” bu da şık bir cevap olurdu açıkçası. O halde kendi bedenini yiyip bitiren bir şey olmalı bu evlilik denen şey.
Zaman geçti, çok zaman. Önce aileler karışmıştı işin içine. Onlar da kendi hayallerindeki “sevgi bedeni”ni yaratma çabasından olsa gerek, evliliğinizin kollarından iki yandan çekiştirdiler. Evlilik ilk ısırığı aldı aşkınızdan. Düşünmeniz gereken tek şey romantik ilişkiniz değildi artık. Sonra birkaç çocuk yaptınız. Aşkımızın meyvesi… ilk dansınızda etrafa saçtığın yapmacık gülümsemen kadar, yalandı bu laf da. İtiraf etmelisin ki, o çocuklar sadece yaşlandıkça yalnız kalma korkunuzun artmasının meyvesiydi. Sırayla, geç ödenen fatura, beğenilmeyen yemek, ortasından sıkılan diş macunu, yatağın üzerine atılan kirli bir çift çorap, ütülenmeyen gömlek, televizyon sesi, giyilen mini etek, cekete sinen kadın kokusu, beklenen güzel söz… hepsi payına düşen birer lokmayı aldılar evlilik dediğin bedenden. Her gün biraz daha küçüldü aşkının bedeni sandığın evliliğin. Artık, en başında yapmadığın şeyi yapmaya halin bile kalmamıştı… mutluluğu sorgulamak… Mutluluk aşk, aşk da evlilik mi demekti?
Kocan, arka odadan sesleniyor şimdi: -Aşkımız nerede hayatım, bulamıyorum? –Bıraktığın yerdedir… ya da belki de dün süpürmüşümdür!!!
10 Temmuz 2011 Pazar
Rüyadaki araba
Bu aralar rüyalarımda, araba kullanırken tam frene basmak istediğim anda hep gaza basıyorum. Sonra önüme çıkan insanlara, hayvanlara çarpma ihtimalinin verdiği korkuyla karışık inanılmaz bir haz duyuyorum. Hız yapmak güzeldir diyorum kendi kendimi gaza getirerek. Ben araba sürmeye devam ederken rüyam sonlanıyor ve rüya süresince önüme kimse çıkmıyor. Seviniyorum. Kimseye çarpmayacağım için..
Ay ve Kamyon
Bir ay yanıyor bu gece gökyüzünde,
Ve bi kamyon geçiyor altından, gürültülü.
Doğanın ışıltısı, ihtişamı,
Kamyonun koca tekerleklerinin altında eziliyor,
Düzleşileşiyor zamanla, gölgesi bile..
Ve bi kamyon geçiyor altından, gürültülü.
Doğanın ışıltısı, ihtişamı,
Kamyonun koca tekerleklerinin altında eziliyor,
Düzleşileşiyor zamanla, gölgesi bile..
20 Haziran 2011 Pazartesi
Gözdeki mutluluk
Bazen birinin gözlerinin içindeki mutluluğu görmek yeterli olur. Zaten o gözlerde kendini görürsün.Bazıları bununla yetinmeyi bilmese de..
19 Haziran 2011 Pazar
Bulaşık yıkarken
Suyu ısıttım. Deterjan, sünger. Kirlenmiş tabaklar, çatallar. Sevdiğim insanların yaptığı yemeklerden arta kalan bulaşıklar. Biraz önce o yemekleri yerken attığımız kahkahalar. Rahatlama hissi. Şimdi bulaşıkları yıkıyorum. Sırayla bardaklar tabaklar çatal, kaşık ve tencereler. Özenle yavaş yavaş yıkıyorum. Kalan lekeleri kontrol ediyorum, durulamadan önce. Tüm dikkatimi fark etmediğim lekelere vererek devam ediyorum temizleme işine. Artık kalıplaşmış hale gelen lekeler var bazılarının üzerinde, onların üzerinde pek durmuyorum. Kalıcı lekeler benim suçum olmazlar. Önemsemiyorum. Kafamdan bin bir türlü şey geçiriyorum kirli tabağıma köpüklü süngerimi sürerken. Tabakların bazılarından gıcır gıcır sesler çıkıyor. Onların daha çok temizlendiğini düşünüyorum nedense. Temizliğin bir sesi olduğunu düşünüyorum, diğer her şeyin bir sesi olduğu gibi. Şimdi her şey köpüklü ve bu beyaz küçük baloncuklar yavaşça aşağı doğru inerek kaybolmaya yüz tutuyor. Hepsi yok olmadan durulamaya girişiyorum. Hava sıcak camdan güneş vuruyor. Soğuk su iyi gelir diyorum, serinlerim de. Duruladığım bulaşıkları dizmeye başlıyorum. Bir süre sonra ellerim buz kesiliyor. Hava sıcak diyorum dayan. Sabrediyorum uzun süre. Dayanamayacak hale geldiğimde mantığım da lavabonun deliğinden akıp gidiyor. Musluğun sıcak tarafını da açıyorum. Elim bir süre sonra ısınıyor. Bitirmeme çok az var, derken... Çat! şangır, şungur!! Mermer tezgahın üzerinde unuttuğum bir bardak. Patladı. Aklımın ermediği bir takım fizik kuralları olsa gerek diyorum. Hani şu hiç bir koşulda değişmeyenlerden. Bu, korku ile karışık ilk tepkim oldu. Sonra daha geleneksel tepkiler üretiyorum. Nazar çıktı ! İyi oldu diyorum işte, fena mı canım, nazar çıktı! Bir şeylere kişisel manalar yüklemenin bu dünyada yaşamayı ne kadar da kolaylaştırdığını anlıyorum, bir kez daha. Dünyaya çok mana yükleyen biri olmadığımı düşünsem de. Dünyaya anlam yükleyen birileriyle vakit geçirmenin bünyeme iyi geleceğini düşünüyorum. Rahatlıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)