Gitarcı çocuk yanlış notaya bastı. Baştan denedi, yine yanlış oldu. Sonra da sustu. Çok hayal kurmuşum yine. Ne klip varmış ortada, ne kırsal alan.. Sadece kütüphane merdivenlerinde oturuyormuşum. Gitar çalan da dünya yıldızı değil, gitar dersi bekleyen bi çocukmuş.
Başıma kötü bir şeyler gelse de, kendimi daha da sıradan hissetsem diye bekliyorum.. Uzun zamandır..
28 Ekim 2011 Cuma
Sonbaharlı klip
Ayakta durup volta atmaktan yorulmuşken. Merdivenin bir kenarı çöküverdim. Dirseklerimi dizlerime koyup ellerimi kavuşturdum birbirine. Sıkıca sarıldılar birbirlerine yeterince üşümüş iken. Sonra gövdemi dikleştirip kafamı kaldırdım yukarıya. Gökyüzüne bakmayı severim. Ama başını kaldırdığım anda gözümün önüne gelen berrak bi gökyüzü ve hışırdayan görüntüsüyle gövdesi görünmeyen sarı yapraklı bi sonbahar ağacıysa zevkim bin beş yüz katına çıkar. Baktım baktım. Sakince. Konuşan birinin gözlerinin içine bakar gibi baktım. İlgiyle baktım, dikkatlice. Yapraklarla göz göze bile geldim. O sırada fonda hafiften bi gitar sesi. Tatlı tatlı çalıyordu. Tek tek, her ses ayırt ediliyordu. O kadar yalındı. Kendimi sonbaharlı bi klibin içinde sandım. Bi kaç saniyeliğine gözlerimi bile kapattım. İçimden hafif, güzel şarkılar geçti. Kırsal bölgeler, sarı kırmızı yeşil sonbahar yaprakları... Kalın paltomun üzerinden rüzgarlar geçti. Bunlar toplamda on saniyede olup da biterken, büyük akıllılık ettiğimi anladım.
25 Ekim 2011 Salı
Uyku arası
Bundan tam iki gece önce uyku ile uyanıklık arası sayıkladığım şey: " Birinin bi şeyi yapmasını hayal edersin. Yapar. Sonra onun yapmasını hayal ettiğin şeyin, hayalindekine hiç benzemediğini anlarsın.". Böyle zamanlarda anlarım ki hayalimin gerçeğe uyma ihtimali, ona uyma ihtimalinden daha fazladır. Bundan sonra bi karar aldım. Hayallerimi dış dünyaya göre değil, iç dünyaya (sıradan bi insan ruhu) göre kuracağım. Hayale dalmak bi anlamda dünyadan uzaklaşmak derler ya, bu durumda dünyaya hem yakın hem uzak olurum eşit mesafede..
1 Ekim 2011 Cumartesi
Kadın vardır bir de adam..
Gece miydi?
Böyle gecelerde
türkü söylenir...
Ama bu yolcular
suskundular...
Ve sokulmuşlardı
birbirlerine..
Kadınlar ve
çocuklar
ayrı
erkekler ayrı
yerlerde...
Nereye kadar
sürdü
yolculukları?
Hep geceleri mi
yol aldılar?
Gündüzleri
nasıl gizlendiler?
Ve devrilen
tekneden
çırpınarak
gömülürken
karanlık
sulara
son sözcükleri
nelerdi?
Nelerdi
akıllarından geçenler?
Çocuk ağlayışları
ve kadınların
nicedir bastırılmış
çığlıkları
geceyi
yırtarken
erkeklerin
son düşünce
kırıntıları
belki pişmanlık
sözcükleri
belki kırık dökük
dualardı
boğulurken...
"Gecede Ölüm" İKİ AĞIT/ Ataol BEHRAMOĞLU
"Gecede Ölüm" İKİ AĞIT/ Ataol BEHRAMOĞLU
Söyleyemedikleri
bir şeyler kalmıştı, her zaman, ve bazıları çokça üzülmeseler de ağlamak için
bolca sebepleri vardı.
Söylediklerinden
arta kalan bir çok şey - kendisi küçük depremi büyük çatlaklardan- kendilerine
çıkış noktası bulmuşlardı.
Sonrasında uzun
süredir bekletilmenin sabırsızlığıyla atik ve yayılmacı dağıldılar savaş
alanına. Başladılar ölüp kalmaya..
Onların ise
dudaklarından dökülmeyen, gururlarının esiri olan sözcükler, son nefeslerinde
dahi yenik düşmüşlerdi gururlarına ya da var olan güçlerini saklamanın verdiği
yorgunluk çökmüştü üzerlerine.
Taburelerine
atılan tekmeden sonra göremeyeceklerse de sözcüklerinin sahipleriyle
buluşmasını, geçerken uğrayan dostlarla dertleşirken bahsi geçer diye
düşündüler. Söyleyemedikleri, söyleyemecekleri yerlerde, derinlerde kalmıştı.
Belki onlar artık bunu hissedemeyecekler ama son nefeslerini de hiç söylenmemiş
sözcükler çalmıştı ya, işte en çok bu koyacaktı geride kalanlara.. kadınlarına..
7 ekim 2009
Oyun mu gerçek?
Ben gerçektim ve
onlar oynuyorlardı yanlızca
ustaca hem de..
bu durumda,
ne utanabilir ne
de çekinebilirdik birbirimizden..
utanması gereken
biri varsa o da bendim.
onları zorla
oyunuma dahil ettiğim için..
Tembeli ne halde, bilsen!
Huzursuzduk tıpkı
onlar gibi..
Aynı zamanda
bilgisiz ve korkakdık.
sinirlenip
taşkınlık yaptığımızda,
etraftakilerin de
huzuru bozulmuştu.
Öğrenmek
istiyorduk fakat çabalamıyorduk.
Gerekiyor
diyorduk,
fakat
zorlamıyorduk,
biliyorduk!
Hissettim mi?
Dokunduğum
herşeyi hissettiğimi sanıyordum o güne kadar. Yanılmışım. Her şey dokunularak,
sadece dokunularak hissedilmiyordu ve dokunduğum herşey de aynı zamanda
hissetttiklerim değillerdi. Söylenmeyen ama tarif edilen bir söz, göz
bebeklerime çarpmayan ama tasarlayabildiğim bir görüntü kimi zaman daha fazla
hissedilir oluyordu. Hissetmenin de derecesi oluyor mu, dedim bir an,
tereddütle! Evet oluyormuş. Hadi
hatırlasana! Fazla zorlamana gerek yok kendini. Güzel bulduğun bi insanın
söylediği kötü bir laf, çok tanımadğın insanların içinde yaşadığın utanç verici
bir an daha çok acıtmadı mı canını? O anı tek bir duyunla yaşamış olsan da her
duyunla hatırlamıyor musun sanki? Yaşadığın bir acıyı düşün. Karnındaki ağrı,
etraftaki ağır koku, gözlerinin önünden geçen film şeritleri, haykırışı andıran
siren sesleri, diline yapışmış ve bir süre kurtulamadığın ekşimtrak bir tat. Sadece tadını ya da kokusunu değil, anın kendini algılamıştın. Öyle bir
duymuştun ki o anı hem de, hafızanın en kuytu köşesine koca harflerle kazımıştın. Öyle fena yer etmişti ki aklında, hatırladıkça hissetin, hatırladıkça tekrar
hissettin.. Her seferinde birbiri üstüne eklendiler, hep bir öncekinden daha
fazla duyumsadım. Her seferinde hüznümün biraz daha artmasının sebebi
bundandır, öğrenmiş oldun! Duyumsamış olduklarım duyumsuyor olduklarımın önüne
geçiyor ara sıra, engel olamıyorum. Geçmişin altında kalıyor şimdiki zaman ve gelecek de. Geçmiş şu anım, şu
an ise geleceğim oluyor. Anlayacağın hep geçmişlerim galip geliyor. Şimdiyi bir
kez yaşarken, geçmişi istemediğim ve tahmin edemeyacağim kadar kez yaşıyorum. Hissetmek doğanın bendeki yansıması istesem de karşı koyamıyorum. O kadar güçlü
sayılmam zaten, tüm hissettiklerimi tekrar tekrar yaşamaya katlanabiliyor olsam
da! 6 nisan 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)