Keşfedilmek..
Hepimizin bir numaralı fantezisidir herhalde. Her ne kadar keşfedilmek öncelikle ünlü olmanın başlangıcını anımsatsa da çoğumuza, iyi olan yanımızın kıymetinin bilinmesidir tabi esasında, bize özgü olanın fark edilmesi ve ortaya çıkarılması. Ama benim şimdi anlatacağım olay ilk akla gelen durumla ilgilidir.. herhalde.
Yaklaşık 7 yıldır adını duymaya başladığım, adını daha öncesinde 99 depremi haricinde dile getirmediğim bir yerdeyim bir süreliğine.. Burayla hiç bir bağım yok gibi düşünülse de başlangıçta, hayatımın geri kalanını belki de buralardan çok uzakta geçirmeme ihtimalim halen devam etmekte. Nedense bir çoğunu aksine çok da sevdiğim bi yer burası. Pis bi denizi, ağır sanayisi ve bundan dolayı şehrin üzerinde kalın bi toz bulutu var. Deniz her zaman girilmekten yüzülmekten ibaret değildir, uzaktan seyretmesi, yanından yürürken dalgaların soğuğunun yüzüne çarpması da güzel gelebilir sevdirebilir kendini. Sanayi desen, herkesin neden köşe bucak kaçtığını anlayamadığım bi oluşumdur. Sanırsın ki hepsini üç vardiya geceli gündüzlü çalıştırıyorlar ve üzerine mesai ücretlerini vermiyorlar. Halbuki bana böyle şeyler hep enteresan gelmiştir. İçerisinde çalışmak bir yana, bir ürünün nasıl yapıldığını bilmek, onun yapıldığı yerde yaşamak bile benim için bir gurur kaynağıı bir heyecan unsuru olabiliyor. Kirli hava kısmına da gelirsek, hiç bi zaman " yaaa hava çok kötü moralim bozuluyooo, çok üşüyorum bu ne soğuk yaa, ay hava harika hadi kalkın dışarı çıkalım evde oturulur mu?" insanı olmadığım için kendi adıma bi yerin havası benim gözümde tek başına o yeri iyi ya da kötü yapabilecek bi özellik olmamıştır. Tüm bu özelliklere sahip bu şehrin çok da sevdiğim uzuun bi sahili vardır. Bi gün, ayy hava harika hadi çıkalım evde mi oturulur cinsinden bi gün, burada bulunduğum kısa sürede edenibildiğim yeni tanışmalı arkadaşlarımla oradaydık. Bazen kendimi daha az tanıdığım insanların yanında daha rahat hissetmişimdir. Karşıdaki ile frekansımın tuttuğunu düşündüğüm anda ketum benliğimden sıyrılıp kırk yıllık arkadaşlarımla konuştuğum gibi konuşur hale gelebiliyorum. Fikrimi söylemekten, eleştirmekten, iltifat etmekten sakınmıyorum öyle zamanlarda. Çok sevdiğim zamanlar onlar, belki de hayatımda en sevdiğim anlar diyebilirim. Etiketlenmediğin, yargılanmadığın anlar. Geçmişinin eğitiminin cebinde ne kadar paran olduğunun önemi olmadığı anlar. Zihninin tamamen açık olduğu tereddütten arınmış bi kendin olduğun an. Böylesi zamanlarda gülmek için de izin beklemiyor insan karşıdan. Güldüğün şeyin ayıplanmayacağını anlıyorsun çünkü az çok. Hatta çoğu kez aynı şeylere aynı yoğunlukta gülüyorsunuz bi bakmışsın. Gözlerimi kocaman açtıran tuhaf bi heyecan olur o zaman içimde. Dolu dolu baktığımı ve güldüğümü hissederim. Yolda yürümeye devam ederken bi yandan bi şeyler anlatıyoruz birbirimize telaşla, sonrasında bolca kahkaha, ben bunları içimden geçiriyorum. Yanımdaki arkadaşımın gözlerinin içine bakıp kocaman bi kahkaha daha patlatıp, kafamı tekrar önüme çevirdiğimde karşıdan yürüyene çok anlamsız gelen büyük bi diş gösterisi adeta. Tam da karşıma baktığım bi kaç saniyelik anda biriyle göz göze geliyorum. Biraz şaşkınlık biraz da düşünceyle bakakalmış gibi. Duraksıyor sanki adımları kesik kesik. Kafamı tekrar çevirdiğimde epey ilerlemiş olduğumuz için kimseyle göz göze gelmiyorum. Biraz daha yürümeye devam ettikten sonra , hem sıcaktan hem yürümekten yorulup oturmaya karar veriyoruz bi yerde. Ya da sadece soğuk bir şeyler içmek istiyoruz. Gülüşmeler konuşmalar hadi yaa lar havalarda uçuşuyor tabi o sırada. Dünya o anda son bulsa umrumda olmazdı cinsinden. Tabi abartmıyorum o kadar da, dünya biraz daha var olmaya devam etse sorun olmaz canım. Garson yaklaşıyor merhaba, merhaba ile karşılık veriyorum, birer menü alabilir miyiz biz. O da nesi?? Adam yüzüme yüzüme bakarak gülümseyerek merhaba diyor tekrar. Merhaba diyorum. Anlamadı belki de diyorum tekrar ediyorum. Biz menü alab.. derken lafı ağızıma tıkıyor. Eğer biraz vaktiniz varsa biraz konuşabilir miyiz diyor. Eyvah yakalandık, yine temiz yüzlülüğümün kurbanı oldum. Kesin bişiler satmaya çalışacak bu, elinde reklam, anket gibi mühimmatlar da yok ama bu da yeni nesil sanırım. Her ne kadar temiz yüzlü masum tipli merhametli biri gibi görünsem de şimdiye kadar hiç bir dilenciye para vermemişimdir. Başlarda gerçekten ihtiyacı var mı ki meselesiydi şimdilerde prensip halinde.. Birinden bişiyler satın almak desen o da mümkün değil, sadece bi kez bi çocuk kartpostal uzatmıştı, hızlı da yürüyorum ya sokaktayken, benim ivmeyi bilemiyor tabi ablası, benim alırken duraksayacağımı düşündü, tabi ben de alelade bi reklam sanıp aldım bastım gidiyorum, çocuk can havliyle bir tek arkamdan.. paralı yalnız! Tek bir hamleyle geri döndüm ve elimdeki kartpostalı çocuğa uzattım. Yani biz şimdi bunları bıdı için vıdı bıdmak istiyoruz. O yüzden bıdı bıdı da vıdı vıdı.... Evet belki de çok ayıp bişiy yapıyorum, belki onlar gerçekti ama o andan sonra kulağıma gelen tek ses bıdı ve vıdı oldu. Velhasıl kelam adam aklımı okumuşcasına , merak etmeyin bişiyler satma derdinde değilim. İsterseniz şöyle daha rahat konuşabileceğimiz bi yere geçelim diyor. Eyvah eyvah 2! Bir dertten başka derde salıyor adam beni. Kenar diyo köşe bi de rahat diyo ki.. Ne münasebet efinim, arkadaşlarımdan bi çekincem yok buyrun konuşabilirsiniz diyorum. Böylelikle arkayı sağlama alıyoruz. Oynat uğurcum!! Bilmem farkettiniz mi ama biraz önce yürürken, siz de arkadaşlarınızla yürüyüp sohbet ediyordunuz, göz göze geldik bir anlığına.. Beynimde bi anda fişekler patlıyor, bi oyun oynuyor sanki bana. Adamın söyledikleriyle kafamda dejavular yaşıyorum. Bilmem fark ettiniz mi diyor. Hatırlıyorum elbette ama atlamıyım diye bilmem ki , olabilir diyorum. O andaki vücut diliniz, attığınız kocaman kahkaha, gözlerinizin içiyle gülüyordunuz sanki.. Beynimde "hop hoop noluyo kardeşim" diyen balkon göbekli bi amcanın sesi yankılanıyor. Hooop! Yani?? diyorum ağzımı yamultup, yüzümü kibarca ekşiterek.. Diyeceğim o ki, duruşunuzu, gülüşünüzü, tavrınızı çok beğendim.. o sırada gözlerim ellerinde çiçek çikolata yaklaşan bi grup insanı arıyordu. Ben istanbul da cast ajansı sahibiyim ailem buralı onları ziyarete gelirim sık sık, eğer düşünürseniz bi kaç fotoğraf çekip portfolyo hazırlamak isterim sizin için diyor. Hönk.. portfolyo diyor senin için diyor. Nasıl yani ?diyorum. Bi anlık afallamayı üzerimden attıktan sonra. Benden başka ünlü yapacak kimseyi bulamadınız mı diyorum. Diyorum diyorum da ağızdan bir kere çıkıyor laf . Direk sonuca odaklanıyorum moloz gibi, belki adam başka türlü bişiy kastetti daha sanatsal bi durum ne bilim.. Olayın gafletine kapılmayıp biraz duruyorum, düşünüyorum nefes alıyorum derince.. O sırada gözlerim doluyor. Evet her insan bir gün keşfedilmeyi hayal eder, ben de buna dahilim. Adamı gülümsetiyor o sert sözlerden sonra bu söylenenler. Ama herkes icat ettiği, ürettiği güzel şeyler ya da fikirleri sebebiyle farkedilmek, takdir edilmek yani keşfedilmek ister. Oysa siz bunun sadece bi kaç saniyelik görüntüm yüzünden olduğunu söylüyorsunuz. Benim beklediğim böylesi bir keşif değil! Üzgünüm, diyorum! O anda masadaki herkes soluğunu tutmuş bizi dinliyor. Adam bozulur ve aşağılar bi ifadeyle, peki diyor. Siz bilirsiniz! Her zamanki gibi "ben bileceğim tabi, kararı veren bensem zaten otomatik olarak ben senden önce bilmiş oluyorum!" demeyi çok istiyorum ama diyemiyorum. Adam o anda arkasına bakmadan gidiyor..
Karşıdan gelen adamla bir kaç saniyeliğine göz göze geliyoruz. Daha ben kafamı çevirmeden kafasını başka yöne çevirip yoluna devam ediyor. Sonra arkamdan tekrar baktığını hissediyorum. Ama bakmadığım için emin olamıyorum tabi. Biz de yürümeye devam ediyoruz işte..
Başıma kötü bir şeyler gelse de, kendimi daha da sıradan hissetsem diye bekliyorum.. Uzun zamandır..
8 Mayıs 2013 Çarşamba
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Zaman, bana göre zamansızlık
Bazen bazı şeyleri geç yakalıyorum. Zamanında olsaymış, heeyt bee. cinsinden.. ama o zamanlar yokmuşum. Şimdi varım maalesef. Mesela bi grup keşfediyorum. Belki evet birileri, çoktan yalayıp yuttu bu grubu. Başka birileri eskiden severlerdi ama artık çocukluklarında kaldı ya da eskisi gibi de değiller zaten, tarzları değişti. Ama bana öyle değil işte ne yapayım. Benim için yeni bir sevgili gibi, keşfedilmemiş pek çok yeri ve heyecan verici geçmişi.. Hep tanıyormuşsun gibi.. öyle de.. aynı anda aynı yerlerden farklı yönlere bakmış iki yeni sevgili gibiymişiz. Aynı anda aynı yerde olmuşuz da burun farkıyla kaçırmışız birbirimiz. Romantik bi film sahnesinde olduğu gibi, izleyenlerin ahhhh dön dön arkanda dediği anlar. Sevdiğim filmlerin soundtrack lerini yapan, eskilerden hoş bulduğum kulağımda çınlayan müzikleri yapanlarmış onlar. Peki, o grubu buluyorum, çok da beğeniyorum, yıllardır aradığım müzik bu diyorum da. Ya o grup ne halde şimdi dersin. Dağılmış olması, evet, akla ilk gelecek kötü ihtimal sanırım, yine de umut verici bi yanı vardır ki, solisti dinlemeye devam edebilirsin ya da elbet bi gün tekrar birleşirler. Peki ya o çok beğendiğin grubun hem solisti hem de söz yazarı olan kişi, yani bi anlamda grubun ruhunu oluşturan kişi intihar ettiyse..!
O zaman işte söylenecek hiçbir şey olmuyor. Asla konserlerine gidemeyeceğin çok sevdiğin bi grup var elinde, sadece..
Bundan daha kötü olduğunu düşündüğüm başka bi durum ise çok içselleştirdiğim, çok duru, yalın, su gibi bulduğum bi film içindir. Film bi roman uyarlaması olmasına rağmen oldukça samimi çekilebilmiş, ki roman uyarlamasını hem romanı doğru aktarabilmek hem de kitabı okuyanların hayaline tacavüz etmeyerek yapabilmek zordur. Abartmadan, sinemanın verdiği avantajı kullanıp küçük bişiyi büyük göstermeden, duygusunu, göndermelerini bozmadan .. Öylesine doğal öylesine kitap gibi bi film. Filmi çok sevmiştim, gerçekten. ve bi filmin tarzının çeken kişiden anlaşılabileceğini düşündüğümdendir, diğer filmlerini de izlemeyi hedef edinirim. Tıpkı beğendiğim bi müzik grubunun eski albümlerini de dinleyip yenilerini takip etmek gibi.. Peki bu kez ne oldu dersin?? Yani ölümden daha kötü ne olabilir dersin??
Trafik kazası.
Ölümden daha kötü ölüm zamansız ölüm.
İlkinde kişinin kendi isteğiyle koyduğu bi nokta var. Anlatacak sözünün kalmadığını düşündüğü bi an yaşadıktan sonra ölüyor. Ölmeye karar veriyor. Hatta bu grubun ününe ün katıp ona melankolik sıfatını kazandırıyor. Yeni bi kimlik kazandırıyor onlara, bir daha tekrarı olmayacağı için ve intihar edenin fikrine saygıdan çoğu kez efsanevi bi hava kazanıyorlar. Ya trafik kazasında ölmek.. Geride neyi bırakıp neyi bırakmak istediğine bile karar veremeden ölmek. Başka bi çok iyi film çekebilecekken, çekememek. Kimsenin söylemek istediğin sözleri duyamayacak olması.. Biliyorum elbette ölüm nasıl olursa olsun tek yönlü gidiş bileti. Gidip gitmek istemeyeceğin üzerinde hükmünün olmaması, en kötüsü.. en kötüsü hayallerimi yıkanların
grubum joy division, solist ian curtis. yaş 23 intihar
filmim bizim büyük çaresizliğimiz, seyfi teoman, yaş 35 trafik kazası
O zaman işte söylenecek hiçbir şey olmuyor. Asla konserlerine gidemeyeceğin çok sevdiğin bi grup var elinde, sadece..
Bundan daha kötü olduğunu düşündüğüm başka bi durum ise çok içselleştirdiğim, çok duru, yalın, su gibi bulduğum bi film içindir. Film bi roman uyarlaması olmasına rağmen oldukça samimi çekilebilmiş, ki roman uyarlamasını hem romanı doğru aktarabilmek hem de kitabı okuyanların hayaline tacavüz etmeyerek yapabilmek zordur. Abartmadan, sinemanın verdiği avantajı kullanıp küçük bişiyi büyük göstermeden, duygusunu, göndermelerini bozmadan .. Öylesine doğal öylesine kitap gibi bi film. Filmi çok sevmiştim, gerçekten. ve bi filmin tarzının çeken kişiden anlaşılabileceğini düşündüğümdendir, diğer filmlerini de izlemeyi hedef edinirim. Tıpkı beğendiğim bi müzik grubunun eski albümlerini de dinleyip yenilerini takip etmek gibi.. Peki bu kez ne oldu dersin?? Yani ölümden daha kötü ne olabilir dersin??
Trafik kazası.
Ölümden daha kötü ölüm zamansız ölüm.
İlkinde kişinin kendi isteğiyle koyduğu bi nokta var. Anlatacak sözünün kalmadığını düşündüğü bi an yaşadıktan sonra ölüyor. Ölmeye karar veriyor. Hatta bu grubun ününe ün katıp ona melankolik sıfatını kazandırıyor. Yeni bi kimlik kazandırıyor onlara, bir daha tekrarı olmayacağı için ve intihar edenin fikrine saygıdan çoğu kez efsanevi bi hava kazanıyorlar. Ya trafik kazasında ölmek.. Geride neyi bırakıp neyi bırakmak istediğine bile karar veremeden ölmek. Başka bi çok iyi film çekebilecekken, çekememek. Kimsenin söylemek istediğin sözleri duyamayacak olması.. Biliyorum elbette ölüm nasıl olursa olsun tek yönlü gidiş bileti. Gidip gitmek istemeyeceğin üzerinde hükmünün olmaması, en kötüsü.. en kötüsü hayallerimi yıkanların
grubum joy division, solist ian curtis. yaş 23 intihar
filmim bizim büyük çaresizliğimiz, seyfi teoman, yaş 35 trafik kazası
17 Mart 2013 Pazar
Kısa saçlı yakışıklı adam
Uzun saçlı bir erkek olmak istiyorum. Saçlarını kestirdikten sonra daha bi göze gelen, vay canına bu adam bu kadar iyi miydi? sorusuna maruz kalan. Uzun saçlı da fena olmayan ama saçlar kesilince yüzünden yakışıklılık akan bi adam olmak istiyorum. "Birdenbire olan şeylerin hayatımı güzelleştirdiği bi cinsiyete sahip olmak istiyorum." Her ne kadar biraz ergen duygular uyandırsa da , yine bir şarkı yüzünden oluyor bunların hepsi..
http://fizy.com/#s/19sngg
http://fizy.com/#s/19sngg
7 Mart 2013 Perşembe
Dünya senin eski sevgilin
Genelde insanlar olay filmlerini sever. Durum filmleri bu yüzden hep sıkıcı onların gözünde. Alışılmışın dışında olduğu için sanat filmidir onlar. Başına sanat sıfatını getirerek kolayca aşağılayabilirler böylece durum filmlerini. Bense o alışılmışın dışında gibi görülen kısma giriyorum sanırım. Bir olayın sonuca bağlanmasını beklemiyorum. Aksiyon beklemiyorum güzel bir filmden. Hep bir festival havasında geçmese de olur. Sonuç değil süreç önemli benim için. Bir an devam ederken ekranın yavaşça kararması en sevdiğim sonlardan biridir.
En ünlü en yoğun insan bile amaçsızca yüzüne aynada 5 dakikalığına bakmıyor mu sanki? Ne olacak iki saatlik filmde bir sinek vızıltısına 5 dakika harcanmışsa. Sanki sen de eve gittiğinde boş boş tavanı izlemeyecek misin bir süreliğine? Diğer türlüsü pek de mümkün değil zaten.
Her ne kadar tamamen bir durum filmi olmasa da, hatta tipik bir gişe filmi gibi gözükse de "American beauty" adlı filmde bir sahne vardır çok da sevdiğim filmlerden biridir. Orada tuhaf görünümlü, insanların sapıkça videosunu çeken çocuk, komşu kızını odasına davet etmişken videolarından birini gösterir ona. Bir naylon poşetin rüzgarda umursamazca dans eden bir insan gibi süzülmesi görüntülemiştir. Başka hiç kimseyi umursamadan dans eden biri gibi. Bir insan evladı nasıl olur da böylesi bir andan zevk almaz alamaz, hala nefes almaktan zevk alabilmesine rağmen, anlamıyorum. Dünyada gerçekleşmeyen, bi an anlatıldığında balıklama atlayan bu insan nasıl oluyor da bir akşam üzeri perdenin kenarından odanın sonuna kadar süzülen bir ışık huzmesinin görüntüsüne tanık olmaktan zevk alamaz. Olmayan aksiyonlara, aşklara, iyiliklere tanık olmak daha mı heyecan verici ki? Olmayan fantastik dünyalara hayran kalmak hala sırrı tamamen çözülememiş bir evrene, orada gerçekleşenlere hayran kalmaktan nasıl olur da daha çekici gelir? Dünya bu kadar mı "eski sevgili" oldu senin için?
İşte o anlara bir örnek, dünya benim eski sevgilim olamayacak hiç.. American beauty'den
http://www.youtube.com/watch?v=gHxi-HSgNPc
En ünlü en yoğun insan bile amaçsızca yüzüne aynada 5 dakikalığına bakmıyor mu sanki? Ne olacak iki saatlik filmde bir sinek vızıltısına 5 dakika harcanmışsa. Sanki sen de eve gittiğinde boş boş tavanı izlemeyecek misin bir süreliğine? Diğer türlüsü pek de mümkün değil zaten.
Her ne kadar tamamen bir durum filmi olmasa da, hatta tipik bir gişe filmi gibi gözükse de "American beauty" adlı filmde bir sahne vardır çok da sevdiğim filmlerden biridir. Orada tuhaf görünümlü, insanların sapıkça videosunu çeken çocuk, komşu kızını odasına davet etmişken videolarından birini gösterir ona. Bir naylon poşetin rüzgarda umursamazca dans eden bir insan gibi süzülmesi görüntülemiştir. Başka hiç kimseyi umursamadan dans eden biri gibi. Bir insan evladı nasıl olur da böylesi bir andan zevk almaz alamaz, hala nefes almaktan zevk alabilmesine rağmen, anlamıyorum. Dünyada gerçekleşmeyen, bi an anlatıldığında balıklama atlayan bu insan nasıl oluyor da bir akşam üzeri perdenin kenarından odanın sonuna kadar süzülen bir ışık huzmesinin görüntüsüne tanık olmaktan zevk alamaz. Olmayan aksiyonlara, aşklara, iyiliklere tanık olmak daha mı heyecan verici ki? Olmayan fantastik dünyalara hayran kalmak hala sırrı tamamen çözülememiş bir evrene, orada gerçekleşenlere hayran kalmaktan nasıl olur da daha çekici gelir? Dünya bu kadar mı "eski sevgili" oldu senin için?
İşte o anlara bir örnek, dünya benim eski sevgilim olamayacak hiç.. American beauty'den
http://www.youtube.com/watch?v=gHxi-HSgNPc
25 Şubat 2013 Pazartesi
Bir radyo, bin yalnız eder
Eskiden gecenin bir yarısı oturup ya da yatakta uykuya dalamamışken radyo dinlemenin çok daha bireysel bir hareket olduğunu düşünürdüm. Yalnızsındır ve bir sese ihtiyaç duyarsın. Nefesiyle yüzünü ısıtamasa da gürültüsüyle seni oyalayacak bir sese ihtiyaç duyarsın. Sessizliğini bölmek için sese ihtiyaç duyarsın. Tekdüzeliğini bozmak için.
Şimdi ise bambaşka bir açıdan neden daha önceleri bakmadığımı düşündüm. Neden bunu daha önceden hissedemedim diye kızıyorum kendime.
O radyo istasyonunu o anda "yalnız olan" sen dinliyorsun ya. Sen birsin, ikisi var bunun, üçü beşi, derken... Bi bakmışsın yalnız olduğunu düşündüğün bir sürü insan, bir kalabalık oluvermiş. Aynı anda aynı hisleri duyduğun, hadi o zor, benzerini hissettiğin, o da olmadı mı? Aynı anda aynı şeyi yaptığını, aynı seslerini duyduğunu bildiğin yalnız kulaklar. Her biri, kendiyle bir başına. Tek, yalnız bir kalabalık.
Yalnızlık dediğin her zaman tek başına olmaz, onu anladım..
Şimdi ise bambaşka bir açıdan neden daha önceleri bakmadığımı düşündüm. Neden bunu daha önceden hissedemedim diye kızıyorum kendime.
O radyo istasyonunu o anda "yalnız olan" sen dinliyorsun ya. Sen birsin, ikisi var bunun, üçü beşi, derken... Bi bakmışsın yalnız olduğunu düşündüğün bir sürü insan, bir kalabalık oluvermiş. Aynı anda aynı hisleri duyduğun, hadi o zor, benzerini hissettiğin, o da olmadı mı? Aynı anda aynı şeyi yaptığını, aynı seslerini duyduğunu bildiğin yalnız kulaklar. Her biri, kendiyle bir başına. Tek, yalnız bir kalabalık.
Yalnızlık dediğin her zaman tek başına olmaz, onu anladım..
19 Şubat 2013 Salı
Vahşete duyulan tiksinti
Dünyada dehşet verici, korkunç olaylar dönüyor. Büyük kısmını yaşamak değil filmlerde bile görmedik. Buna maalesef mi demeliyim yoksa şükür mü, bilemiyorum. Evet tabi ki kimselerin bu vahşet olaylarını birebir yaşamalarını istemem ama ya görmezlikten gelmek ya günün birinde karşımıza böylesi bir olay çıktığında dünyada böyle bir an ilk kez yaşanıyormuş gibi davranmak olmalı mı sence?
Sevgiyi ya da vahşeti açıktan yaşamak kültürden kültüre değişiyor, biliyorsun. Bizimki gibi vahşetin ağırlıkla yaşandığı bir memlekette, sevginin ulu orta yaşanmasına tuhaf bakmamızı anlayabiliyorum. Peki bu kadar fazla vahşete maruz kalmamıza rağmen neden hala içimizden birileri "o" olay ilk kez oluyormuşçasına şaşırmaktan alamıyor kendini?
Televizyonda bir adamın karısını 18 yerinden bıçakladığını duyup kanal değiştiriyoruz, 27 kişinin tecavüz ettiği çocuğa bu durumdan haz aldığı iddiasında bulunanların haberini yapan gazete sayfasını çeviriyoruz, birilerinin boğazını kesiyoruz, birilerine işkence ediyoruz, birilerinin böbreğini çalıyoruz, birini hadım ediyoruz, birinin tırnaklarını söküyoruz...
Bu kadar çoğunu yaşamasak da şahit oluyoruz. Ama ben yine de gözümün önünde kolu kopan adama yardım etmek yerine, sahnenin dehşetine kapılıp o adamın kolunu kaybetmesine neden olmaktan endişe ediyorum. Gözümün önünde hızla gelen bir arabanın çarpmasıyla, boğazından kanlar fışkırarak, 1,5 metre yukarı sıçrayarak can çekişen kediye yardım etmektense, sıçrayışlarının sona ermesini bekleyip, elimden bir şey gelmeyeceğini bilip oradan uzaklaşmayı bekliyorum. Halbuki ben, herkes tiksintiyle etraftan uzaklaşırken hem o adamın kolunu kurtarmak hem de o kediyi yaşatmak istiyorum. Belki bu tip bir vahşete karşı bazılarının duyduğundan daha az tiksinti duyduğum için kendimi daha fazla ait hissediyorum bu dünyaya, bu memlekete ama bu yine de o kolu ya da o kediyi kurtaramayışımın içime saldığı vicdan azabından beni kurtaracak kadar az değil. Bir gün olsun istiyorum. Bir gün o vahşete daha az katkıda bulunmak istiyorum...
Sevgiyi ya da vahşeti açıktan yaşamak kültürden kültüre değişiyor, biliyorsun. Bizimki gibi vahşetin ağırlıkla yaşandığı bir memlekette, sevginin ulu orta yaşanmasına tuhaf bakmamızı anlayabiliyorum. Peki bu kadar fazla vahşete maruz kalmamıza rağmen neden hala içimizden birileri "o" olay ilk kez oluyormuşçasına şaşırmaktan alamıyor kendini?
Televizyonda bir adamın karısını 18 yerinden bıçakladığını duyup kanal değiştiriyoruz, 27 kişinin tecavüz ettiği çocuğa bu durumdan haz aldığı iddiasında bulunanların haberini yapan gazete sayfasını çeviriyoruz, birilerinin boğazını kesiyoruz, birilerine işkence ediyoruz, birilerinin böbreğini çalıyoruz, birini hadım ediyoruz, birinin tırnaklarını söküyoruz...
Bu kadar çoğunu yaşamasak da şahit oluyoruz. Ama ben yine de gözümün önünde kolu kopan adama yardım etmek yerine, sahnenin dehşetine kapılıp o adamın kolunu kaybetmesine neden olmaktan endişe ediyorum. Gözümün önünde hızla gelen bir arabanın çarpmasıyla, boğazından kanlar fışkırarak, 1,5 metre yukarı sıçrayarak can çekişen kediye yardım etmektense, sıçrayışlarının sona ermesini bekleyip, elimden bir şey gelmeyeceğini bilip oradan uzaklaşmayı bekliyorum. Halbuki ben, herkes tiksintiyle etraftan uzaklaşırken hem o adamın kolunu kurtarmak hem de o kediyi yaşatmak istiyorum. Belki bu tip bir vahşete karşı bazılarının duyduğundan daha az tiksinti duyduğum için kendimi daha fazla ait hissediyorum bu dünyaya, bu memlekete ama bu yine de o kolu ya da o kediyi kurtaramayışımın içime saldığı vicdan azabından beni kurtaracak kadar az değil. Bir gün olsun istiyorum. Bir gün o vahşete daha az katkıda bulunmak istiyorum...
9 Şubat 2013 Cumartesi
Gerçek
Alkolün en sevdiğim özelliği ise insanları olduklarından daha samimi yapmasıdır. Başka bir deyişle gerçekleri söylemek için daha cesur..
Ve büyük bir abimiz Pliny the Elder'in de dediği gibi: "in vino veritas, in aqua sanitas"
Ve büyük bir abimiz Pliny the Elder'in de dediği gibi: "in vino veritas, in aqua sanitas"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)